Maddenin Dördüncü Hali

4.Sınıftan beri  ''Maddenin 3 hali'' olduğunu biliriz.Ama esas olan  ''MADDENİN DÖRT HALİ''
Haberimizi Okuyun:     


Maddenin katı,sıvı ve gaz halinden başka çok yüksek sıcaklıklarda karşılaşılan,plazma olarak adlandırılan dördüncü bir hali daha vardır.yüksek sıcaklığa ısıtılan gazlar önce atomlarına ayrılır,sonrada atomda dış yörünge elektronlarının kopması ile pozitif yüklü iyon oluşur.
Mesela,azot molekülü ısıtılırsa önce azot atomu,sonrada azot iyonu oluşur.olayın denklemi N²(g)=2N(g)=2N(g)+2e şeklindedir.Burada molekül,atom,iyon ve elektron bulunan bir karışım meydene gelir.Elektrikçe nötr olan bu karışım plazmadır.
 
   Plazma yüksek sıcaklıkta oluşabildiği gibi,yüksek basınç altındada oluşabilir.Yüksek basınçta atomların elektron kabukları çöker.Serbest elektronlar ve çekirtekten oluşan plazma meydena gelir.Laboratuvar şartlarında bu basınca ulaşılamaz,ancak Jüpiter gibi büyük gezegenlerde bu mümkün olabilir.Yüksek sıcaklık ve basınçtaki plazmanın yanında,kibrit alevi,flüoresan lambadaki ışıldama gibi düşük sıcaklık ve basınç şartlarında da plazma ile karşılaşılır.Gazlarda iyonlaşma nisbeti sıcaklıkla artar.Bir kaç on bin derece gibi bir sıcaklıktan sonra yalnız pozitif yüklü iyonlar ve elektronlor karışımı elde edilir.

   Gazın iyonlaşma oranına göre iki tür plazma vardır:

   1.Tam yada yarı tam iyonlaşmış plazmalar
      Döteryum ve trityum gibi hafif çekirdeklerin helyum çekirdekleri vermek üzere  

      kaynaştıkları,termonükleer sıcaklıkta karşılaşılan bu tür plazmalarda sıcaklık bir kaç milyon 
     derecedir.Yıldızlar ve güneş bu plazmaya örnektir.
   2.Kısmi iyonlaşmış plazmalar
      İyonlaşma oranı ancak %50 yi ara sıra aşan plazmalardır.Sıcaklık 2000C ile 10000C
      arasındadır.Kısmi iyonlaşmış plazmalar sanayide kullanılır.Gazlar yalıtkan olmalarına rağmen
      plazma iletkendir.Bu sanayi için çok önemlidir.

    Sanayide kullanılan plazma şu şekilde elde edilir:

   -Elektrik Yayı Metodu:Elektrotları doğru akımla beslenen bir fener,bu elektrotlar arasında oluşturulan sürekli bir elektrik yayından basınç altında geçirilen bir gazı plazma haline çevirir.Elektrotlar üzerinde yüksek sıcaklık oluşacağından elektrotlar sürekli soğutulmalıdır.
 
    -Yüksek Frekans Plazması:Çok yüksek frekanslı elektrik akımı ile elde edilir.Plazma oluşturulması istenen gaz,çok şiddetli gerilim kaynağı ile beslenen bir kangalın sarımları arasından geçirilir.

 


TUGAY CENGİZ'İN BLOGU---SİZİ HABERDAR EDEN BLOG...

9/5/2009, Kategori: Teknoloji : Yorum (0) : Yorum yaz! : Arkadaşına Gönder!

MARS'TA KARBONAT BULUNDU !!!!

Amerikalı bilim adamlarının Mars yüzeyinde karbonat keşfetmeleri, Kızıl Gezegen’de geçmişte bulunduğu tahmin edilen suyun pek de asitli olmadığını ve yaşamın ortaya çıkmasına elverişli bir ortam sağladığını düşündürüyor. 

Science dergisinde dün yayımlanan makaleye göre, Amerikan Havacılık ve Uzay Kurumunun (NASA) Mars’ın yörüngesinde bilimsel çalışmalarını sürdüren Mars Yörünge Kaşifinin (Mars Reconnaissance Orbiter-MRO) spektrometresi sayesinde yaptığı keşif, bu gezegenin sularının, 3,6 milyar yıldan fazla zaman önce mineraller oluşmaya başladığında, nötr bir pH’ı veya alkalini bulunduğu gösteriyor.

Karbonat, Dünya yüzeyinde bolca bulunan ve asitte çabucak çözünen bir mineral. Bilim adamları, Mars yüzeyinde karbonatın varlığının, Kızıl Gezegen’in tarihinde asitli bir çevrenin egemen olduğu yönündeki yaygın teoriye ters düştüğüne işaret ediyor.

Bu çalışmaya katılan bilim adamları, Mars’ta karbonatın bulunmasının, tersine, değişik tipte nemli çevreler bulunduğuna işaret ettiğini ve bu çevrelerin çeşitliliği arttıkça, yaşamın oluşması şansının da arttığını belirtiyorlar.

Araştırmanın başında yer alan Johns Hopkins Üniversitesi uygulamalı fizik laboratuvarından Scott Murchie, çalışmalarının sonunda karbonatın varlığını keşfettiklerini, bunun da kendilerine Mars’ın değişik dönemleri boyunca var olan koşullar konusunda daha fazla ayrıntı sağladığını söyledi.

TUGAY CENGİZ'İN BLOGU---SADECE OKUYUN....

9/5/2009, Kategori: Teknoloji : Yorum (0) : Yorum yaz! : Arkadaşına Gönder!

Değişik Bilgiler 4

Neden,
Niçin,

sorularının cevapları:

Değişik Bilgiler:

Niçin müzikten hoşlanıyoruz?

Müzik nedir? Düz biçimde konuşarak söylenebilecek bir şeyin değişik ses dalgaları ile söylenmesinden niçin hoşlanırız? Müzik niçin keyif veya tam aksi hüzün duygusu verebiliyor?

Müzik aslında ses dalgalarının, belirli kurallar içinde bir düzene sokulmasıdır. Bilindiği gibi, ses dalgalar halinde yayılır. Bir saniye içindeki dalga sayısı sesin karakterini tespit eder. Saniyede 260 dalga yapan, yani titreşen ses 'Do' notasıdır.

Bu şekilde 7 temel nota oluşur. Do-Re-Mi-Fa-Sol-La-Si. Son notadan sonra, Do'nün titreşim sayısının bir katı kadar titreşimde daha ince bir Do gelir ki, bu iki Do arasına bir oktav denir. İşte bu oktav, gam, akort denilen matematiksel diziler, bir çeşit dizilerek müzik oluşturulur. Ancak tüm bunlar bize, bu matematiksel diziden bihaber, Afrika yerlilerinin, dağ başındaki çobanın enfes müziğini açıklayamaz.

Aslında kültürün müzik ve bundan alınan zevk üzerinde doğrudan ilgisi vardır. Doğu müziğinde yukarıda belirtilen matematik dizilerdeki perdelerin arasında karışık gezinilme, Afrika'da baş döndürücü ritimler, Avrupa'da ise notaların ideal düzeni öne çıkar. Ancak bunlar da, değişik müzik türlerine ilgi duyan bizlerin ve müziğin hoşlanılma nedenini açıklamaya yetmez.

Müzik ve dil yetenekleri birçok yönden birbirine benzemektedir. Bilimciler insanların müzik yeteneği kazanmalarının, konuşmaya başlamaları ile aynı zamanlara denk düştüğünü ileri sürüyorlar. Konuşma yeteneği şüphesiz daha iyi bir iletişim veyaşama şansı avantajını getirmiştir ama müziğin hangi ihtiyacı karşıladığı hala meçhul.

Bebekler anlamlı kelimelere benzer sesler çıkarmaya başlarken aynı zamanda şarkı söyler gibi mırıldanmaya da başlarlar. Uzun ve karışık cümleler kurmayı becerdikçe, daha uzun ve karışık şarkıları söyleme yetenekleri de artar. Ancak beynin konuşmaya kumanda eden kısmında hasar olan hastaların konuşamamala-nna rağmen müzik yeteneklerinin devam ettiği de görülmüştür.

Son zamanlarda, beynimizde müziği algılayan bir alıcı bulunabileceği tezi ileri sürülmektedir. Eğer bir gün bu alıcı bulunsa bile, bunun niçin beynimize konulduğunun sebebi yine anlaşıla-mayacaktır.

Öğretilme yoluyla bir çeşit dans yapabilen veya dans olarak algılanamayacak hareketleri olan canlıları saymazsak, doğada müzik ve ritim duygusu sadece insanda vardır. Bu özelliğin nedeni ise hala tam olarak açıklanamıyor.

Ayların günleri niçin 28, 30, 31 gibi farklı?

Romalılar milattan 758 yıl önce 10 aylık takvim uygulamasına başladılar. Bu ilk orijinal Roma takviminde aylar, gündüz ve gecenin eşit olduğu, binlerce yıldır hayatın başlangıç zamanı olarak kabul edilen Mart ayından başlamak üzere, Martius (Mart), Aprilis (Nisan), Maius (Mayıs), Junius (Haziran), Quin-tilis (Temmuz), Sextilis (Ağustos), September (Eylül), October (Ekim), November (Kasım) ve December (Aralık) idi.

Bu ay adlarından Quintilis'den (Temmuz), December'a (Aralık) kadar olanlar, 5, 6, 7, 8, 9 ve 10 rakamlarının Roma'lı-larca telaffuz ediliş şekliydi yani, Mart başlangıçlı takvime göre bu aylar yılın 5'inci, 6'ncı, 7'nci, 8'inci, 9'uncu, ve 10'uncu aylarıydılar. Bu 10 aylık takvim geride hesaba katılmamış daha 60 gün bırakıyordu.

35

Yedek olarak bırakılan bu 60 gün sorun yaratınca, Janarius (Ocak) ve Februarius (Şubat) adları ile iki ay daha eklenerek takvim tamamlandı. Yani yılın ilk ayı Martius (Mart), son ayı ise Februarius (Şubat) oldu.

Asırlar sonra milattan 46 yıl önce Roma İmparatoru Julius Caesar (Sezar), muhtemelen politik sebeplerden takvimde bazı değişiklikler yaptı. On bir ayı 30 ve 31 gün olarak iki şekilde düzenledi, yılın son ayı olan Şubat'a 29 gün verdi, her dört senede bir Şubat'a bir gün ilavesini kabul etti. Ancak sonra nedendir bilinmez Janairus'u (Ocak) yılın ilk ayı olarak ilan etti. Böyle olunca da, her 4 yılda bir eklenecek bir günün, yeni durumda yılın ikinci ayı konumuna gelmesine rağmen Februarius'a (Şubat) eklenilmesine devam edildi.

Julius Caesar'in beklenmeyen ölümünden (Sen de mi Brütüs olayı!) sonra, Romalılar bu çok sevdikleri imparatorlarının anısına Quintilis (Temmuz) ayının ismini July olarak değiştirdiler.

Ondan sora tahta çıkanlardan, Augustus kendi şerefine, Sex-tilis (Ağustos) ayının adını kendi ismi ile değiştirerek, bu aya August adını verdi. Ama ortaya başka bir sorun çıkmıştı. Sezar'm ayı 31 gün, Augustus'un ayı ise 30 gün çekiyordu. Sorunu yine imparatorun kendisi çözdü ve zaten 29 gün olan Şu-bat'tan bir gün daha alarak Ağutos'a ekleyiverdi. Böylece iki ay da eşitlenmiş oldu.

îşte size takvimin, niçin 12 ay olduğunun, ayların isimlerinin nasıl konduğunun ve niçin farklı sayıda günlerden meydana geldiklerinin, dört sene sonra eklenecek artık günün niçin yılın sonuncu değil de, alakasız bir şekilde ikinci ayına eklendiğinin küçük bir hikayesi.

Özellikle ortaçağda takvimler üzerinde o kadar oynanmıştır ki, yapılan bilimsel hesaplamalara göre, İsa'nın bugün kabul edilen Milattan, yani İsa'nın doğumundan yaklaşık 6 yıl önce doğduğu, 36 yıl yaşayıp Milattan sonra 30 yılında öldüğü ileri sürülmektedir.

TUGAY CENGİZ'İN BLOGU---TÜM ZAMANLARIN EN İYİ BLOGU

9/5/2009, Kategori: Haftalık Yazılarım : Yorum (0) : Yorum yaz! : Arkadaşına Gönder!

Tugay CENGİZ Yazıyor..


Arkanıza Yaslanın Ve Okumaya Başlayın:

Her zamanın keyfini  çıkarın,test çözerken karşılaştığınız  değişik soruların size öz yorumlarını yapın,mutsuz anlarınızda zor da olsa gülmeyi deneyin,uykunuzu bölecek hususlardan uzak durun gerekirse odanızın kapısını kapayın, hayatın SBS-ÖSS sorularından ibaret olmadığını ama bu sorularda başarılı olursanız  hayatınızın daha kaliteli geçeceğini  unutmayınız.Çevrenizde ki her  sosyal etkinliğe katılınız bunlar zaman kaybı değildir .

Düşüncelerinizi  başkalarıyla paylaşmaktan çekinmeyin , ama başkalarına bu  düşüncelerinizi açıklamadan bu düşünceleri kafanızda toparlayın ve düzgün cümleler halinde paylaşın.Konuşma insanın aklını kullanma sanatıdır. Ne kadar iyi konuşursanız o kadar takdir toplarsınız.Girdiğiniz çevrelerde konuşmaktan kaçınmayın yani ‘’çekingen’’ olmayın.Her gece yatmadan önce bugünün bana ne artısı oldu diye kendinize sorun.Pozitif ve negatif her şeyden dersler çıkarın.

Kendinizle barışık olun.Rahatsızlıkların büyük bölümü psikolojiktir.Baş ağrısından tutunda grip’e kadar çoğu hastalık sizin kendi içinizde koparttığınız fırtınalardan dolayıdır.Spor yapın.Spor yapmak ruhunuzu rahatlatır.Moralinizin bozuk olduğu anlarda yatağınıza uzanıp uyumaya çalışın.Ailenizi ön planda tutun. Aileniz sizi  rahatlatır.Şimdi yazdıklarımı uygulama zamanı umarım hayat sizi üzmez.

Tugay Cengiz  tarafından yazılmıştır.Tartışmaya açık bir  öneridir. www.tugaytiyatro.blogcu.com

15/4/2009, Kategori: Haftalık Yazılarım : Yorum (0) : Yorum yaz! : Arkadaşına Gönder!

Değişik Bilgiler 3


Tugay Cengiz'in Blogu Gurur İle Sunar:

Banyodan sonra ellerimiz niçin buruşur?

Bütün vücudumuz, bir kısmı gözle görülebilen, büyük bir kısmı da ancak dikkatli bakınca fark edilen kıl ve tüylerle kaplıdır. Bu tüy ve kılların dibinde 'sebum' adı verilen yağ bezleri vardır. Bunların çıkardığı yağ, su geçirmez keratin bir tabaka oluşturur ve suyun derimizden içeri girmesini önleyerek derimizi yumuşak tutar.

Belki de en çok kullanılan yerler olmaları nedeni ile vücudumuzda sadece parmak uçlarımız ve tabanlarımızda kıl veya tüy yoktur. Dolayısı ile koruyucu keratin tabaka da yoktur. Ayrıca parmaklarımızın uçları ve ayaklarımızın tabanları kalın bir deri tabakası ile kaplanmıştır.

Parmaklarımızın uçları ve tabanlarımız suyun altında belli bir süre kalıp iyice ıslanırsa, osmos denilen daha sulu bir maddenin daha koyu bir maddenin içine girişi sonucunda derimizin altına su girer ve bu su burada kendine yer bulmak ister. Ancak buradaki kalın derimizin genleşerek bu suya ayırabileceği fazla yeri olmadığı için, aynen yazın çok sıcak havalarda yollardaki asfaltlarda olduğu gibi eğilir, bükülür yani büzüşür.

Yeşil ot yiyen ineklerin sütleri niçin beyazdır?

Hayvanların yedikleri gıdaların renklerinin, neresinden çıkarsa çıksın, çıkan şeyin rengi ile bir alakası yoktur. Buna en iyi örnek inektir. Bir ineğin en çok yediği yeşil renkli otlardır. Bu otlar ineğin dört odalı midesinde çözülür ve moleküllere ayrılır, moleküllerin ise renkleri yoktur. Sütün renginin beyaz olmasının nedeni içinde çözünmüş halde bulunan kalsiyum kasinat (case-inate)tır.

Peki o zaman dışkı niçin kahverengi, idrar niçin açık san renktedir? Dışkının kahverengi olmasının sebebi bağırsaklarda hazmı sağlayan sıvılar, özellikle de safra suyudur. Safra suyu asdan değil, sirklerdeki trapezciler gibi geriye yarım ters takla atmaktadırlar. Tavana yaklaşınca, ön ayaklarını başlarının üzerine çekerek ters dönmekte ve tavana önce ön ayakları ile dokunmaktadırlar. Sonra sıra ile diğer ayaklarını da koyarak vücutlarının tavanda tutunmasını sağlamaktadırlar.

5.10

Gökyüzü neden mavidir?

Bu işin daha ilginç bir yanı var. Güneşin ışığı ne renktir, hiç düşündünüz mü? Çoğunuzun sarı diyeceğine eminim. Güneş ışığı beyazdır, yani bir renk değildir, bütün renklerin karışımıdır.

Bunun ispatı ise çok kolaydır. Eğer evinizde kristal bir avize varsa, bir parçasını annenize belli etmeden alın ve güneşe doğru tutun. Kristalin ışığı kırarak aynı gökkuşağının renkleri gibi ayrıştırdığını göreceksiniz.

Bilindiği gibi, güneşin beyaz ışığı aslında mor, mavi, yeşil, sarı, turuncu ve kırmızı renklerin karışımıdır. Güneşten çıkarak atmosferimize kadar yol alan güneş ışınlarının çoğunluğu teğet geçerken, bir kısmı atmosferimiz tarafından emilir.

Bu ışık atmosferden geçerken mor tarafındaki ışıklar, kırmızı tarafındakine göre daha fazla dağılırlar ve atmosferde çoğunlukla mavi renk kırılarak yeryüzüne yansıtılır. Bu durumda biz gökyüzünü mavi renkte görürken, güneşi de beyaz-sarı karışımı bir renkte görürüz.

Atmosferimiz olmasaydı, güneşi yine parlak bembeyaz renkte görecek ancak bütün gökyüzü geceleri olduğu gibi karanlık olacak, güneşle beraber diğer yıldızlar da görünüyor olacaktı.

Peki aslında beyaz renk olan güneş ışınları yukarıda bahsedilenler nedeniyle sarı renk görülüyor da, güneş ufka yaklaşıp batarken nasıl turuncu, hatta kıpkırmızı bir renk alabiliyor?

Güneş ufukta alçaldığı zaman, açısı nedeni ile gözümüze ulaştığı mesafe de uzadığından, ışınları ona bakanlara daha çok

170

yol kat ederek ulaşır. Bu, ışınların havada daha çok molekül ve parçacık arasından geçmesi, onlar tarafından daha çok yansıtılması ve dağıtılması demektir.

Böylece güneş ufukta alçalmaya, batma noktasına doğru gelmeye başlayınca, o anda tepesinde bulunduğu yerlerde kırmızı dışındaki renkler atmosfer tarafından emildiği için gökyüzü mavi, güneş san renkte görüldüğü halde, güneşi ufukta görenlere kırmızı ve biraz da turuncu renkler ulaşır.

Saatin akrep ve yelkovanı niçin sağa dönüyor?

İlk olarak eski Mısırlılar, güneşin her gün düzenli bir hareketle doğup, belirli zamanlarda gökyüzünün aynı noktalarında bulunup, battığını gözlemlediler ve bunun bir günü zaman parçalarına ayırmada kullanılabileceğini keşfettiler.

Böylece güneşin bu hareketinden yararlanarak ilk güneş saatini yaptılar. Bu saat, meydanlık bir yere yüksek bir taş koymak ve güneşin hareketi sırasında, bu taşın gölgesini takip etmekten ibaretti.

Mısır, konumu itibari ile kuzey yarım kürede fakat ekvatora da yakın bir ülke olduğundan, güneş doğduğunda, gölge hemen tam batıda oluşuyor, güneş yükseldikçe gölge kuzeye, yani sağa doğru hareket ederek, güneş batışında doğu yönüne ulaşıyordu. Yani gölge bugünkü tüm saatlerin akrep ve yelkovanında olduğu gibi soldan sağa doğru dönüyordu.

Daha sonraları, pendulumlu, pilli saatlerde de yön değişmedi, hatta sağa doğru dönüşler 'saat yönüne dönüş' diye adlandırılır oldu.

Avustralya gibi ekvatorun güneyindeki ülkelerde, güneş doğarken taşın gölgesi güneye düşer ve güneş yükseldikçe sola doğru dönüş yapar. İlk saat orada keşfedilseydi, bugün akrep ve yelkovan ters yönde dönüyor olabilirdi.

Sirk çadırları niçin daima daire biçimindedir?

18. yüzyıla gelinceye kadar, cambazlık, ateş yutma vb. gösteriler sokaklarda halka, saraylarda ise asillere yapıyordu.

Philip Astley, bugünkü modern sirklerin kurucusu kabul edilir. 1763 yılında kurduğu sirkinde, ana gösteri ata binilerek yapılanlardı. Astley atlar bir daire etrafında döndüklerinde, binicilerin at üzerinde daha rahat ayakta durduklarını bildiğinden, sirk çadırını ve gösteri yerini bir daire oluşturacak şekilde düzenledi ve atların gösteri sırasında, daima daire biçiminde dönmelerini sağladı.

Bir başka sirk sahibi, Antonio Franconi'de, dairenin en uygun çapının yaklaşık 13 metre olduğunu saptadı ki, bu mesafe bugün bile kullanılan ölçüdür.

Son bir not olarak, İngilizce'si 'circus' olan sirk kelimesinin, Latince'de daire anlamına gelen, 'circle'dan türediğini de belirtmeden geçmeyelim.


Tugay Cengiz'in Blogu

Sizi Bilgilendirmeye Devam Edeceğiz.

Her Zaman En İyisi

14/4/2009, Kategori: Haftalık Yazılarım : Yorum (0) : Yorum yaz! : Arkadaşına Gönder!

<- Önceki Sayfa : ANASAYFA : Sonraki Sayfa ->